Hani bazen dillerde dolaşan bir şarkı vardır. "Orda Bir Köy Var Uzakta, Gitsekde, Görmesek de, O Köy Bizim Köyümüzdür" diye. Hiç de öyle değil; gitmediğin yer senin olmuyor işte. Bende diyorum ki; orda bir köy var uzakta Anadolu' nun ücra köşesinde Akdağ' ın vadilerinde küçücük bir köy kimsenin bilmediği. Erzurum' a bağlı ama Erzurumlu bilmez, Olur' a aittir ama Olurlu gitmez. Kendi halinde yeşillikler arasında. Orada olan temiz hava dünyanın hiç bir yerinde yoktur. Ya suyu? İçtiğin zama insanın bütün damarlarındaki kanı hızlandırırdı.

      Ben o köyde doğmadım, nüfusuna da kayıtlı değilim ama oranın ekmeğini yedim, suyunu içtim ve o eşi bulunmaz havasını teneffüs ettim. Küçücük dünyama o kadar çok şey sığdırıdım ki anlatamam. 1969-1976 yılları arasında yaşadığım köyden ve işte o köyün insanlarından kısaca söz edeceğim. Bu arada yazımda ismi geçen ahirete intikal etmiş olanlara ALLAH' tan rahmet dilerken, yakınlarından da anılarını tazelediğim için de özür dilerim.
       
        Efendim Akbayır (Kah) Köyü' ne gelişim babamın Kaban' dan Akbayır' a atanmasıyla oldu. 1969 yılının Mayıs ayında gittim. İlk tanıdığım Kah' lı yolda bana eşlik eden Fikri (Onbaşı) dayı idi. Koyun ve keçilerimiz vardı. Onları götürüyordum. Ev eşyasının kamyonla gidişinin ertesi günü idi. Olur' dan tarif üzerine ben ve kardeşim Zafer ilerisini bilmediğimiz bir yola girdik. Hayvanlar yol kenarındaki tarlalara hücum ederken sağa sola korkuyla bakarak çıkarmaya çalışıyorduk. Genelde birimiz bu işi yapmak zorundaydık çünki yedeğimizde de bir tay vardı onu bırakma şansımız yoktu. Bu uğraş yol boyunca bizi çok yormuştu. Kendi aramızda "Acaba daha çok varmı?" sorusunu soruyorduk ama cevabını verecek kişi yoktu. Bizimle birlikte hayvanlar da yorulmuştu. Nasıl yorulmasınlar? Daha sabah ezanı okunmadan Kaban köyünden çıkmıştık. Onca yolu yürümek pek de kolay olmasa gerek. Olur' un düzlerini geçince, orman eteğine yukarı kıvrılarak giden yolda ilerliyorduk. Bazen dinlenmek için çamların altında kısa molalar vere vere Aslanusta' nın gözesi denilen yere geldik. Yolun altında devedikenlerinin arasında çıkan soğuk sudan içtik. Zafer atı (tayı) yedekleyerek yola devam ederken şoseden, yani Arnes tarafından gitmiş, ben ise tesadüf, koyun ve keçileri kese yoldan Göllere doğru götürmeye çalıştım. Fakat Zafer' i bir türlü rastlatamadım. Korkuyordum da. Hayvanları bıraktım ve koşarak tarlararın içinden yukarıya doğru çıktım.  Zafer'in o yoldan gittiğini görünce rahatlamıştım. Koşarak bayır aşağı inerken keçilerin tarlaya girdiğini ve bir adamın onları tarladan çıkarmaya çalıştığını gördüm. İşte o zaman korkum ikiye katlanmıştı. O adam Fikri dayı idi. Sadece kim olduğumu sordu. Allah var kızmadı.  Yol boyunca bana yardımcı oldu ve Tamb' ın ağzına çıktık. "Yeğen aha işte bizim köy" diyerek parmağı ile ufku gösterdi. Akşam güneşinin okşaması ile belli belirsiz toprak damlı evlerin bulunduğu tarafa hayranlıkla baktım. Çocuk kafamla bir şeyler hayel etmeye çalıştımsa da bunu başaramadım. Tam o sırada şose tarafından kardeşim Zafer, tay ile birlikte gözüktü. Fikri dayı ya dönerek "Kardeşim" i başımla işaret ettim.

        Fikri dayı ellerini arkasına bağlayarak yola aşağı devam ederken, ben Zafer' in gelmesini bekledim. Zafer' e dönerek "İşte Kah" dedim. Sevinmiştik. Ne de olsa gelmeyi başarmış, sağ salim köye ulaşmıştık. Tamb' ın suyundan hem hayvanlar içti hem de biz içtik. Artık korku ve yorgunluğumuz kalmamıştı. Eve varmanın gururu ile lojmanların görünmesi heyecanımızı artırmıştı. Artık biz de Kah' lı idik.
 
Yazan: Kadir HAŞİMOĞLU